SELİM SÜME

Ben onlara suretimi verdim, onlar bana haki yeşili giysiler. Sonra bana da tüm diğerlerine olduğu gibi “asker” dediler, vatana millete hayırlı ol, hizmet et dediler. Benimse kendime hayrım yok. Yok artık yüzüm. Ha biri ha öteki. Yaşanmışlıklarım bile belleğimde belli belirsiz. Saçlarımı traş ederken onları da budamışlar sanki. Ayaklarımın dev postallar içindeki hali gibi tarihte kaybolmuşum. Silmişler sanki beni kafamdan. İçime de saman doldurmuşlar. Ne derlerseler yapar olmuşum.

Neden diye sorduğum her an dalıp gidiyorum öyle, daldım mı da çıkamıyorum. Gözlerimdeki boşluk uçsuz ovalardan daha engin. İlerledikçe yolum daha çok uzuyor. Her gün gördüğüm bu yabancı adamlar ailem olmuş artık. Ben yüzlerine güler olmuşum. Onlarla eğlenir olmuşum. Eskiden sevgilimi saran ellerim tüfeğimi sarıyor artık. Ona yaslanıyorum. Hatta bazen onunla konuşuyorum. Bir kadınla karşılaşma düşüncesi bile başımı döndürüyor, öyle uzak ihtimal ki düşündükçe gözlerim yaşarıyor. Sahi, en son ne zaman ağladım ben?

Geceler de olmasa... Nöbet yoksa ve yatağıma ulaşmışsam o gün, tüm dünyalar benim. Gözlerimi kapattığımda yorganın altı kimi zaman bizim ev, kimi zaman tropik adalar, kimi zaman sevdiğimin koynu, kimi zaman çocukluğum... Gönlüm ne isterse. Ama ben bu gezegende yer çekiminin olduğuna şükrederken gönlümün ne dediği kimin umurunda? Geçmişte kafaya taktığım her şey manasız geliyor artık. Boşu boşuna kendimi yormuşum meğer. Halbuki burda düşünmeme gerek kalmıyor. Uyan. Giyin. Hazır ol. Marş. Sol. Sağ. Sol. Sağ. Yürü. Yürü. Koş. Dur. Sağa dön. Sola dön. Önüne bak. Silahını kuşan. Rahat. Yürü. Yürü. Koş. Koş. Koş. Dur. Silahını kuşan. Nişan al. Ateş. Nasıl kanıksamışım her şeyi, bak. Ben ki karıncayı incitemeyen adam, kalem tutan kelam eden ben, ateş eder konuşamaz olmuşum.

Soğuk beynimi uyuşturdukça rahatlıyorum. Beyaz gözümü kamaştırdıkça görmüyorum. Görmedikçe dayanıyorum. Zaten neyi göreceğim ki? Soğuk yatak demirlerini mi? Gri koridorları, loş sabahları mı? Git gide soluklaşan benzimizi, çatlayan ellerimizi, nasır tutan ayaklarımızı mı? Tek sertleşen oralar olsa keşke.

Ayaklarımdan göğsüme doğru nasırlaşıyorum sanki ben yavaş yavaş: tuttuğum her nöbette, duvara attığım her çentikte, aldığım her komutta, geçmişimden silinen her günde, yitirdiğim her duygu hücremde... Nasır tabakası ilerledikçe de rütbem artıyor sanki.

Tezkereden bahsediyorlar. Ama artık geri dönmek mümkün mü?

Metin: Ilgın Deniz Akseoğlu

Tasarım Aylin Önel, Istanbul, 2011
128 sayfa, 11.2cm x 18cm, Offset baskı